12 Mart 2026 Perşembe
Küresel Enerji Krizi… Stratejik Satranç: Çin’in Enerji Kalkanı ve ABD’nin Rezerv Çıkmazı..
ASKIDA YAŞAMLAR
AŞK OLSUN SANA BAŞKAN, AŞK OLSUN
Mersin'in Ekonomik ve Toplumsal Yapısı
Siyasetçiler ve Siyasi Uslûb
Emekli olmak
ABDULLAH AYAN
Ortadoğu’daki ABD-İsrail-İran çatışmasının küresel enerji piyasalarına etkisi, son bir haftada kontrolden çıkan fiyatlarla dramatik bir sürece girmiş bulunuyor..
Bölgedeki kritik altyapılara yönelik saldırılar sadece sıcak savaşa doğrudan giren ülkeleri değil tüm bölgeyi derinden sarstı.
Özellikle de Hürmüz Boğazı’nın kapanması, petrol ve doğalgaz fiyatlarında tarihte eşi görülmemiş günlük dalgalanmalara yol açtı.
9 Mart 2026 itibarıyla bu makale kaleme alınırken Brent ham petrol fiyatı yaklaşık 103-108 USD/varil seviyelerine ulaşmış bulunuyor (sabahın ilk saatleri Uzakdoğu piyasalarında petrol varili 119 doları görürken, aynı günün gecesi 90 dolara gerileyecekti)
Sadece bir günde %30’ lara varan artışlar, ardından gelen iniş çıkışlar, içinden geçtiğimiz ‘belirsizlik çağına da uygun sonu meçhul gerilimlerin yansıması aslında…
Doğalgaz tarafında ise özellikle küresel LNG piyasalarında çatışmanın etkisiyle çok daha sert yükselişler gözlenirken LNG sevkiyatlarının durması küresel spot fiyatları gittikçe yukarı çekiyor.
Rusya Enerji Ajansı Avrupa doğalgaz stoklarının yüzde 30 gibi kritik seviyeye indiği görüşünde…
Son Bir Haftanın bölgesel tablosundaki gelişmelerin tümü kapıya dayanan küresel krizin habercisi aslında:
-Suudi Arabistan’da Aramco’ ya ait ülkenin en büyük rafinerinin vurulması ardından tesis tedbiren kapatıldı.
-Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, güvenlik gerekçesiyle petrol üretimini geçici olarak durdurduğunu açıkladı…
-Kuveyt’ teki Ahmedi rafinerisi ağır hasar gördü ve işlevsiz hale geldi.
-Chevron, İsrail açıklarındaki Leviathan gaz sahasını kapattı.
-Küresel tedarik zinciri petrol yanında tüm sektörleri sarsıyor…
-Katar’da Ras Laffan LNG tesisine İHA saldırısı düzenlendi; Doha yönetimi “mücbir sebep” ilan ederek LNG üretimini ve sevkiyatlarını durdurdu, mevcut anlaşmaları askıya aldığını duyurdu…
Gelişmelerin zirvesine ise Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması geldi.
Boğaz, dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sini ve LNG ticaretinin üçte birlik kısmına geçiş sağlıyor…
Geçişlerin durması, tanker trafiğini felç etti; sigorta primleri %50’ye varan oranlarda arttı ve birçok şirket alternatif rotalar aramaya başladı.
Sonuç olarak, petrol fiyatları bu sabah itibarıyla ve burada durursa yüzde 30 civarı sıçramayla 100 dolar/varil barajını aştı.
Ocak ayından bugüne Brent petrolde görülen yüzde 100’ lük artış, küresel piyasalardaki panik havasını yeterince anlatıyor…
Dünyayı ilgilendiren asıl soru şu:
Hürmüz Boğazı’nın gerçekten tam kapanması halinde küresel tablo nasıl şekillenir?
ABD petroldeki bağımlığı iç üretimle dengelediği günden beri dünyanın en büyük petrol ithalatçısı konumuna gelen Çin Rezervleri ne durumda ve Çin petrol arzındaki sorunlar karşısında ne kadar dayanır?
Bazı analistler, boğazın uzun süre kapalı kalması halinde küresel petrol krizinin kaçınılmaz olduğunu ve ülkelerin rezervlerinin en fazla 1 ay dayanabileceğini savunuyor. Gerekçe olarak dünyanın en büyük petrol ithalatçısı Çin’in günlük 16 milyon varil civarındaki tüketimini sürdürmek için fiyatlara aldırmadan alım yapacağı görüşünde…
Ancak bu tez, Çin’in stok kapasitesine bakıldığında çok ta tutarlı görünmüyor…
Çin’in stratejik + ticari rezervleri, günlük tüketimi kısmadan bile ülkeyi 90-120 gün (3-4 ay) idare edecek boyutta.
Rusya’dan artması kaçınılmaz daha yüksek çaptaki sevkiyatlar, Çin’ e özgü disiplinli stok yönetimi ve olası farklı uygulamalar yanında alternatif rotalara dayalı yeni tedarik olanaklarıyla bu sürenin 6 aya kadar uzayabileceği öngörülüyor…
Çin, sanki bugünleri görmüş gibi 2025’in son aylarında petrol fiyatları 60 dolara gerilerken agresif stok stratejisiyle yaparak olağan ihtiyaç dışında günlük ilave 1 milyon varil ek alım yaptı ve toplam 1.5 milyar varil civarında bazısı gizli tutulan rezerve ulaştı.
Karşılaştırma için bilinmesinde yarar var: ABD’nin stratejik rezervi Şubat 2026 sonu itibarıyla 400 milyon varil seviyesinde idi ve ülke iç üretimi arttırmaz veya ithalat yapmazsa mevcut rezervlerle ancak 20-30 gün idare edebilir.
Çin rezervlerini arttırmakla kalmadı.. Suudi Arabistan ile yaptığı yeni anlaşmalar sayesinde Kızıldeniz üzerinden İran’ı bypass eden alternatif tedarik hatları oluşturdu. Bu tedarik zinciri de aslında İran’ ın tehdidi altında ama Hürmüz Boğazının kapanma riski kadar gündemde değil
Savaşın bir ayı aşması küresel krizi tetiklese de, en ağır fatura Çin’den ziyade ABD’ye ve Avrupa’ya çıkacak gibi görünüyor…
ABD’de pompa fiyatlarında 50 sentlik artış bile, seçimler öncesi Trump ve Cumhuriyetçi kadroyu zora sokabilir.
ABD, kaya gazı/çatlatma üretimine dönebilir ancak bu yöntem pahalı ve kalitesiz ürün gibi sorunları doğuruyor; daha da önemlisi rafineri kapasitesi baskı altında kalacak.
Bölgedeki hava sahalarının kapanmasıyla son yıllarda petrol dışı sektörlere özellikle de turizm ve bilişim alanına yönelen tüm körfez ülkeleri özellikle de BAE ve en fazla Dubai zor durumda…
Katar deseniz, hava sahası hâlâ kapalı; havayolları rotaları değiştirdi veya sefer iptal etti.
Gıda, ilaç ve yakıt kıtlığı endişesiyle tüm körfez ülkelerine gittikçe artan panik havası hâkim…
Irak’taki Rumaila sahası üretimi 700 bin varilden 460 bin varile düştü; Hürmüz çıkışı kesildiğinden çıkarılan petrol stoklarda tutulmaya çalışılıyor ancak orada da zaten kısıtlı olan depolama kapasiteleri dolmuş durumda…
Avrupa’da doğalgaz fiyatları yüzde 30 oranından fazla artarken Asya’da LNG arzı tıkandığı için Hindistan ve Endonezya gibi büyük montanlı ithalata bağımlı ülkeler alternatif pazarlardan tedarik arayışında…
Çin gibi büyük ithalatçılar stoklarını korurken, küresel enflasyon riski artıyor; altın fiyatları da %10 civarı yükseldi.
Enerji uzmanları, hasarın boyutuna göre Brent’in 100-120 dolar/varil bandını aşabileceğine dikkat çekerken savaşın uzaması, küresel ekonomiyi stagflasyon (enflasyon içinde durgunluk) gibi ciddi ve geniş toplum kesimlerini derinden etkileyecek krizle karşı karşıya bırakıyor.
Sonuç olarak, petrol ve doğalgaz fiyatları 9 Mart 2026 itibarıyla jeopolitik gerilimlerin gölgesinde rekor seviyelerde seyrediyor.
Fiyatlardaki bu volatilite, kısa vadede enflasyon ve büyüme baskısı yaratırken, uzun vadede tedarik zincirlerini yeniden şekillendirebilir…
Kara pazartesilerden birine daha uyandık…
Bakalım savaşlardan beslenen kabus senaryoları nereye evrilecek?.. (Mersin Times)
ABDULLAH AYAN
Ne diyordu Mehmet Akif:
‘Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
«Târîh»i «tekerrür» diye ta’rîf ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’
28 Şubat 2026 cumartesi sabahı, ABD-İsrail ortaklığının İran’ a saldırısıyla başlayan, nasıl sonuçlanacağı da şimdilik meçhul yeni kaotik dönemin bugününü ve bundan sonra olacakları anlamak için filmi biraz geriye sarmak gerekiyor…
1979′ da Şah Pehlevi’ nin devrilmesi ve Ruhullah Humeyni’nin 14 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979’da İran’a dönüşüyle başlattığı ‘Devrim’ hareketiyle kontrolden çıkan petrol krizine odaklanmak iyi bir hareket noktası gibi görünüyor…
İran işçi sınıfı, Şah dönemi işkencelerde can veren sol yelpazedeki her türlü düşünceye sahip kesimler, Kürtlerin de yer aldığı tüm yapılar, bir başka ifadeyle Şah dönemi serpilip semirmiş bir avuç mutlu azınlık dışında halkın büyük kesimi yeni ve müreffeh bir İran beklentisiyle Humeyni’ ye destek verdi…
İran’da büyük protestolar, grevler ve işçi eylemleri başladı.
Kasım 1978’de İran’ın ulusal petrol rafinerilerinde 37 bin işçinin greviyle ülkenin üretimi günde 6 milyon varilden 1,5 milyon varile düştü.
Can güvenliği kaygısıyla yabancı uzman işçiler ülkeyi terk ederken üretim neredeyse durdu.
Ocak 1979’da İran petrol üretimi 4,8 milyon varil/gün azaldı (ki bu o günkü 60 milyon varil düzeyindeki günlük dünya üretiminin yüzde 8′ ine tekabül ediyordu)…
Kesinti küresel arzı yalnızca yüzde 4 azalttı ama piyasalarda paniğe yol açtı..
Panik Spekülatif stoklama ve borsalarda manipülatif oyunlarla körüklenince fiyatların akıl almaz hızda yükselmesi kaçınılmazdı..
Bunca olumsuzluk ta kesmedi, spekülatörleri…
Humeyni’ nin koltuğa yerleşmeye çalıştığı günlerde malum güçlerce sırtı sıvazlanan Irak lideri Saddam İran’ a saldırma kararını verdi…
Türkiye’ de 12 Eylül 80 darbesinden sadece 10 gün sonra (bu tuhaf ilişki hiç bir zaman ciddi anlamda irdelenmemiştir.) Irak, İran’ a 10 yıl sürecek ve iki ülkenin de tüm enerjisini, iliklerini kurutacak savaşı başlattı..
1973 kriziyle 3 dolarlardan 11-12 dolarlara çıkan petrol şoku henüz atlatılamamışken, dünya; ondan çok daha büyük hasarlara yol açacak ve başta enerji, ulaşım, otomotiv sektörleri olmak üzere tüm küresel denklemleri, dengeleri değiştirecek petrol kriziyle karşı karşıya kaldı…
1973’e kadar sudan ucuz fiyatıyla 3 dolar olan bir varil petrol 1973′ te 11-12 dolarlarla o güne kadar dünya otomotiv hâkimi ABD’ nin büyük hacimli motorlara sahip araba üretimine zaten çok ağır bir darbe indirmişti.
Ancak, 1979-80 krizi dünyanın önemli üreticileri olan İran yanında Irak’ ın da üretimini durma noktasına getirince, bu kez petrol 40 dolarlara fırladı ki bu Yüzde 400′ lere ulaşan artış demekti…
Kriz kendisini ABD’de benzin kıtlığı, akaryakıt istasyonlarında kilometrelere varan kuyruklarla gösterdi…
ABD’ de çoğu eyalet karneyle benzin uygulamasını getirdi. (plakanın son hanesindeki tek çift sayılarına göre alım dönemi).
Küresel olarak yakıt kıtlığı, özellikle dizel ve ısıtma yakıtlarında sorunlar yaşanmasına yol açtı, bu ise üretim ve dağıtımı doğrudan etkiledi.
Dünya genelinde enflasyon patlamasına eşlik eden büyük durgunluk (staflasyon) petrol bağımlısı tüm ülkeleri derinden sarstı…
ABD’de enflasyon %13’ü aşarken, işsizlik yükseldi.
Enflasyonu aşağı çekmek için FED faizleri Ekim 1980′ de %20’lere çıkardı..
Bu akıl almaz faizler durgunluğu had safhaya çıkarırken işsizlik yüzde 11 ile 1929 büyük buhranından sonraki en yüksek oranları gördü..
Sadece ABD değil, tüm OECD ülkelerinde büyüme yavaşladı, resesyon tetiklendi.
Enerji tasarrufu dünya gündemine oturdu ve alternatif kaynaklara yönelim hızlandı (nükleer enerji, kömür yanında yenilenebilir yatırımlar alanında büyük yenilikler, gelişmeler).
ABD Petrolün jeopolitik öneminden hareketle petrol zengini körfez ülkelerini güvenlik şemsiyesi altına aldı. 1979 petrol krizi Amerikan otomotiv endüstrisi bakımından 1973′ te yaşanan çöküşün devamı gibiydi ama daha şiddetli vurdu…
ABD’nin muhteşem büyük üçlüsü “Big Three” (General Motors, Ford, Chrysler) için felakete yol açtı.. oldu.
Zaten 1973’ ten itibaren sendeleyen ve yaralarını sarmaya çalışan 8 silindirli Chevrolet Impala, Ford, Cadillac gibi bir zamanların efsane otomobillerinin satışları yüzde 50 düştü.
Yakıt tüketimi yüksek araçları stoklarında tutan ve alacak müşteri bulamayan ABD’ nin büyük bayileri iflas etti.
İflasın eşiğine gelen Chrysler’ i 1980’de Reagan döneminde uygulamaya konan destek paketleri ipten aldı…
Küçük silindir, katı emisyon kuralları ve yakıt tasarrufu zorunluluğuyla arabaların öne çıkmasıyla küçük araba üretiminde uzmanlaşmış Japon üreticilere gün doğdu…
Toyota Corolla, Honda Civic, Datsun (Nissan) ve Alman VW Golf gibi küçük, ekonomik modeller rekor satışlar yaparken ABD’ nin otomotiv üretim merkezi Detroit işsizler ordusuyla ölüme yattı ve bir daha da uyanmadı…
Japonya ABD’ deki pazar payını patlatmakla kalmadı. 1980’lerde ABD’de kurmaya başladıkları fabrikalarla sektörde egemenliklerini ilan ettiler…
Avrupa’da zaten küçük araçlar yaygındı (Fiat, Renault, Peugeot) .Kriz ABD’ ye nispetle onları daha az etkiledi ama verimlilik trendi, daha az yakıtla daha çok yol katetme arayışları hızlandı.
Kısaca: 1979 krizi, 1973’ te petrolün ekonomik silah olarak kullanılma dönemini çok daha ileriye taşırken otomotiv dünyasını tümüyle değiştirdi.
Büyük arabalar çağı kapandı, Japon otomotivinin küresel hâkimiyetini hızlandırdı ve enerji verimliliğini endüstrinin ana gündemi yaptı.
Petrolün petrolden ibaret olmadığı, 1953’ te bölgenin en güçlü demokrasisine sahip İran’ ın seçilmiş lideri Musaddık’ ı Shell gibi petrol kartellerinin ABD-İngiliz istihbarat örgütleri CIA, M16 eliyle devirmesiyle sonuçlanan operasyonlardan biliyoruz…
Tıpkı başta Suudi Arabistan olmak üzere körfez ülkelerinin akıttığı petrodolarlarla İsviçre’ nin konumuna talip olan Lübnan’ ın çıkarılan iç savaşla yerle bir edilmesinde olduğu gibi…
ABD’ den Japonya’ya geçen otomotiv endüstrisi bu kez bayrağı elektrikli araba üretiminde tartışılmaz üstünlükleriyle Çin’ li şirketlere bırakmış bulunuyor…
Bölgesel finans merkezi arayışında ise dünün Lübnan’ ı yerine bugün Dubai talip….
Umalım, en azından bu alanda tarih tekerrür etmez ve Dubai Lübnan’ la benzer çöküşü yaşamaz… (Mersin Times)
ABDULLAH AYAN
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı ortak askeri operasyonlar, Şia Dünyasının ‘Rehberi’ olarak tanımlanan Hamaney’ in öldürülmesi ardından bölgesel sıcak savaşa dönüşürken, küresel enerji piyasaları ve ekonomi son yılların en ciddi sınavıyla karşı karşıya…
Özellikle İran’ ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla gerilim artık bölgeyi de aşıp tüm dünyanın petrol ve doğal gaz akışını dolayısıyla tüm ülkeleri etkileyecek boyuta ulaşma temayülü gösteriyor…
Küresel petrol tüketiminin yüzde 20’sinin ve sıvılaştırılmış doğalgaz ticaretinin üçte birinin geçtiği boğazın gemi trafiğine kapanmasıyla birlikte bugüne kadar telaffuz edilmekten kaçınılan tehlike artık soyut olmaktan çıkıp 48 saatte gerçek oldu…
ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026 Cumartesi sabahı İran’a yönelik saldırılarıyla Ruhani Lider Hamaney’ in öldürülmesi, önceki İsrail-ABD saldırılarına sembolik karşılıklar veren İran’ın bu kez sadece İsrail’ e değil, misilleme anlamında ABD üslerine ev sahipliği yapan tüm körfez ülkelerini vurmasıyla bölgeyi ateş sardı…
Dubai, Kuveyt, Katar, Umman, Suudi Arabistan yanında Kıbrıs Rum Kesimi de İran gazabından nasibini aldı…
Ne zaman başlayacağını en azından Trump ve Netanyahu cephesinin yaklaşık ta olsa tahmin ettiği savaşın nereye doğru evrileceği ve ne zaman sonuçlanacağı şimdilik meçhul….
Savaşın ekonomik açıdan en kritik aşamalarından birine İran Devrim Muhafızları tarafından yapılan, Hürmüz Boğazı’ndan ticari gemi geçişini yasaklandığına dair duyuruyla geçildi..
Bu, resmi bir “kapatma” olmasa da, büyük tanker sahiplerinin, sigorta şirketlerinin ve petrol şirketlerinin rotaları askıya almasına yol açan hayati bir adım…
Öyle ki, daha ilk saatlerde 1 milyon varilden fazla petrol taşıyan üç gemi bazı mürettebatın ölümüyle sonuçlanan saldırıya uğradı…
Dünyanın en büyük konteyner taşımacılık şirketlerinden MAERSK Hürmüz Boğazı geçişli sevkiyatları askıya aldığını açıkladı…
Bugün itibariyle çok sayıda gemi boğaz giriş/çıkışlarında bekliyor veya alternatif rotalara yönelmeye başladı…
Bu gelişmeler petrol fiyatlarını hızla yukarı çekti ve brent ham petrolü makaleyi kaleme aldığım 2 Mart 2026 sabah saatlerinde Cuma gününe oranla yüzde onu aşan artışla 79-80 USD/varil seviyelerine ulaştı (geçtiğimiz hafta 68 dolardı).
Savaşın nereye evrileceğinin çok bilinmeyenli denklemden beter hale gelmesi sonucu, Sigorta Şirketleri risk primlerini Arap Körfezi geçişleri için yüzde 50’ye varan oranlarda arttırırken bazı şirketler savaş riski kapsamında sigorta yapmayacağını duyurdu…
Kritik soru şu: Savaş ortamında bilinmezlikleri çok daha büyük boyutlara taşıyan süreç dünya ekonomisini nasıl etkileyecek?
Aslında birbirinden beter de olsa farklı senaryolar öngörmek mümkün:
En az hasar yaratacak senaryo; İran’ daki Molla rejiminin içeriden çöküşü ve ülkenin bütünlüğünü sağlayacak bir geçiş dönemi…
Bu, uzun sürecek bir savaşın petrol fiyatlarını yükseltmesi sonucu ABD’ de artacak enflasyon riskinin Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde kendisine ağır darbe vuracağını bilen Trump yönetimi için de en iyi senaryo olarak ta görülebilir…
Bir başka olasılık ise uzun sürecek te olsa düşük yoğunluklu çatışmalarla İran rejiminin yıpratılması…
Karşılıklı saldırılar ve özellikle İran’ ın körfez ülkelerine yönelik misillemeleri bölgeyi istikrarsızlaştırır…
Turizm, ticaret ve bölgesel ekonomiler ağır darbe alır.
Nüfusunun yüzde 80’ i yabancılardan oluşan ve finans, lojistik, turizmle refahını arttıran Dubai’ yi gerilimin sürmesi halinde nasıl bir gelecek beklediğini tahmin etmek zor değil…
İngiliz üslerine ev sahipliği yaptığı için saldırıya uğrayan en önemli geliri turizm olan Kıbrıs Rum Kesimi gibi ülkelerin gerilimin sürmesiyle karşılaşacakları fatura da çok farklı değil…
Cehennemin kapılarını ardına kadar açacak en yıkıcı senaryo ise gerçekten ürpertici ve adı koyulmamış bir dünya savaşının da habercisi olma potansiyeli taşıyor…
En büyük petrol rafinerisinin saldırıya uğraması sonucu üretimine ara veren Suudi Arabistan’ ı yöneten Prens Bin Salman’ ın tüm orduya savaşa hazırlık talimatı vermesi ve şimdiden kestirilmeyecek diğer gelişmelerle bölgenin topyekûn savaşa sürüklenmesi…
İran rejiminin ölmektense her yanı ateşe verip son altın vuruş niyetine Hürmüz Boğazı’ nı mayınlayıp tam kapatması…
Molla rejimiyle ortak Yemen’ deki Husi’ lerin Bab el-Mendep ve Aden Körfezi’nde petrol tankerlerine/ gemilere yönelik saldırıları sonucu küresel petrol arzının dibe vurması, küresel tedarik zincirinin kopmaya başlaması…
Böylesi korkutucu senaryo, sosyal ve siyasal depremler bir yana enerji fiyatlarında dramatik sıçrama, tedarik zinciri şokları, 1973 petrol şokundan beter bir küresel krizi tetikler ki, o sürecin sonunda nasıl bir dünya ile karşılaşacağımız sorusu bile ürpertici…
Akıllı yönetimler gerçekleşmesi imkânsıza yakın olsa da en kötüye göre hazırlık yaparak ayakta kalma becerisini gösterenlerdir…
Umalım ve dileyelim ki, özetlediğim senaryoların hiç biri gerçekleşmez ve sonunda aklıselim galip gelir… (Mersin Times)
ABDULLAH AYAN
Genelde tekne ve yatların kat edeceği günlük mesafe 60 deniz mili olarak öngörülür…
Özellikle Ege-Akdeniz’ e özgü mavi yolculuklara ev sahipliği yapacak yat limanları planlanırken bu mesafeler göz önünde bulundurulur…
Doğu Akdeniz’ de bâkir Antalya-Mersin güzergâhının işlevsel hale getirilmesi ve yat turizminin gelişmesi için hayli uzun Alanya-Mersin arasında en az iki yat limanının daha hizmete girmesi önemli…
Katma değer yaratması bakımından da bulunduğu yöreye katkı yapma potansiyeli hayli yüksek bu alanda bugüne kadar yeterince ihmal edilmiş Mersin adına, son yıllarda hizmete giren Kumkuyu Yat limanı oluşturulması gereken zincirin önemli bir halkası…
Diğer gerekli halka ise son günlerde tartışma konusu edilen Aydıncık Yat Limanı…
İktidardaki AKP ile yerel iktidar CHP Milletvekilleri arasında başlayan, son günlerde gittikçe şiddetlenen kavganın temelinde işte 13 yıl süren ve devletin 250 milyon TL kaynak aktardığı ödeneklerle alt yapısı tamamlanan ve şimdi üst yapısı için Yap-İşlet-Devret (YİD) ihale duyurusu yapılan Aydıncık Yat Limanı yer alıyor…
Yat turizmi potansiyelini arttıracağı beklentisiyle, mülkiyet sorunları, çevresel kaygılar, kamu zararı riski gibi asıl konuşmamız gereken alanlardan koparılıp siyasi arenaya taşınmış bulunuyor..
Oysa çevresel kaygılar bir yana, medyaya yansıması ardından tartışmaları alevlendiren Mersin Valiliği’nin hazırladığı rapor, konunun teknik ve idari boyutlarını açık biçimde ortaya koyuyor…
Ulaştırma Bakanlığının 5 Mayıs 2026’ da yapılacağını duyurduğu YİD modeli kapsamındaki Üst Yapı ihalesi öncesi kavga boyutuna varan tartışmalar iki ana kampta yoğunlaşıyor:
Bir yanda ekonomik kalkınma ve turizm vurgusu yapan iktidar yanlısı görüşler, diğer yanda çevresel tahribat ve kamusal alanların özelleştirilmesi yanında mevcut kamuya ait bazı tesislerin yıkılacak olması halinde doğacak kamu zararı eleştirileri yapan muhalefet ve ortaya çıkacak çevre sorunlarını dile getiren doğa savunucuları.
Burada asıl üzerinde durmamız gereken mevcut Belediye Tesislerinin yat limanı üst yapısına feda edilecek olması ve oluşacak Kamu zararı riski…
Liman sahasının kara kısmında (yaklaşık 35 dönümlük Hazine arazisi) Aydıncık Belediyesi’ne ait önemli yatırımlar bulunuyor: eski bakanlardan Lütfi Elvan adı verilen Kültür Merkezi…
Yine 120 yataklı misafirhane/konaklama tesisi ve gençlerin yararlandığı Spor tesisleri.
Hazine arazisi üzerinde kamu kaynaklarıyla hayata geçirilen bu tesisler fiilen belediye tarafından işletiliyor ve halka açık sosyal alanlar olarak kullanılıyor. YİD modeli gereği üstyapı özel sektöre geçerse, mevcut yapıların yıkılması veya yer değiştirmesi gündeme gelebilir.
Mersin Valiliği’nin medyaya yansıyan 23 Ocak 2026 tarihli son raporunda tesislerin yıkılması halinde milyonlarca lira harcanan yatırımların yok olacağı ve büyük kamu zararının oluşacağı
Raporda, sosyal altyapı alanlarının küçültülmesi veya kaldırılmasının imar mevzuatına aykırı olduğu, eşdeğer alan ayrılmadan işlem yapılamayacağı vurgulanıyor. Valilik raporu Yat Limanı’ na karşı değil, ihtiyaç duyulacak üst yapı tesislerinin alternatif alanlara yeniden konumlandırılması ve imar planlarının bu yönde revize edilmesini öneriyor.
Projeye yönelik çevresel ve ekolojik itirazlar da var…
Örneğin Proje alanının, uluslararası sözleşmelerle korunan hassas bölgede yer aldığı ve Akdeniz foku yanında Caretta caretta kaplumbağalarının yaşam, üreme ve beslenme bölgesi olması (fok üreme mağarasına yaklaşık 2 km mesafede).
Bir başka eleştiri konusu ise bölgenin SİT alanı statüsünde ve bâkir kıyı özellikleri taşıması…
Valiliğin makul çözüm yolunu gösterdiği Aydıncık Yat Limanı dile getirilen kamusal kaygılar giderilmeden ‘oldubitti’ ye getirilerek ve Belediye tarafından milyonlar harcanarak yapılmış onca tesisin ne olacağı sorusu yanıtlanmadan bir işleticiye teslim edilmesi kabul edilebilir mi?
Üstelik ortada Mersin Marina gibi yatlara hizmetten çok, AVM’ ye dönüştürülen ‘kötü’ bir model dururken…
AK Parti cephesinde bayrak açanların söylemleri son dönem aşina olduğumuz türden: İlçenin turizm potansiyeli canlandırılacak, istihdam yaratılacak, bölgenin ekonomik değerini artacak..
Onlara bakılırsa projeye karşı çıkmak “hizmete karşı çıkmakla” aynı…
Aydıncık Yat Limanı, Mersin’in deniz turizmini güçlendirecek stratejik bir yatırım olarak elbette önemli…
Ancak bu halkın yararlandığı kamuya ait tesislerin üst yapı üstlenicisine altın tepside sunulması veya ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanmamalı…
Projenin yapılmasına karşı çıkmaktan ziyade mevcut tesislerin korunarak revize edilmesini tavsiye eden Valilik Raporu bu konuda orta yolun bulunmasını sağlayacak temkinli bir uyarı niteliğinde.
5 Mayıs 2026’ da gerçekleşmesi beklenen ihale, bu düğümün çözülüp çözülmeyeceğini belirleyecek en kritik adım.
En büyük dileğimiz, projenin bundan sonraki aşamalarının sağduyu ve teknik revizyonlarla ilerlemesi, hem kalkınmayı hem de çevresel/kamusal değerleri koruyabilecek bir uzlaşı zemininde sonuçlanması…
Umarım sonunda aklıselim galip gelir… (Mersin Times)
ABDULLAH AYAN
Aslında ilk uyarı fişeğini bu yıl gerçekleştirilen Davos Toplantılarına katılan tarihçi Noah Harari ateşledi..
Harari, yapay zekânın insanlığın geleceğini radikal biçimde değiştirme riskini anlatırken iki konuya dikkat çekiyordu:
-İnsanlığın gelişiminde bugüne kadar etkili olan tüm buluşlar, kontrol edilebilir araçlardı.. Örneğin bıçağı meyve yerken veya birine saplarken amacı belirleme iradesi insandaydı.. Oysa YZ araç olma sürecini aştı, artık kendi kararını kendi veren ajanlar çıkacak karşımıza…
-Bir başka tehlike ise bu ajanların muktedirler eliyle zaten bir ayağı çukurda demokrasileri yok etme potansiyeli..
Özetle şöyle diyor Harari:
“Liderler Yapay Zekâyı paralı asker gibi görüyor: ‘Onları getireyim düşmanlarımı yensinler.’ Oysa tarihteki bazı vakalardan biliyoruz ki paralı askerlere para ödersin ama bir süre sonra kontrolden çıkabilirler. YZ’ nın potansiyelini kavrayamıyoruz, yapay zekâyı rakiplerini alt etmek için kullanmayı düşünenler ileride o gücün iktidarı ele geçirebileceğini düşünemiyorlar…”
Noah Harari’ den günler sonra bu kez Nobel Ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu; tam da teknoloji dünyası, yapay zekânın üretkenliği artırma potansiyelini kutlarken; ekonomi alanında gelecekten kaygı duyan büyükçe bir kesimin kaygılarını kapsamlı bir makalede ele alırken; daha karanlık bir tabloya dikkat çekmeye çalışıyor…
Doğması kaçınılmaz Kitlesel işsizlik dalgası, derinleşen gelir adaletsizliği, demokrasilerin geleceği…
Acemoğlu’nun “kurumsal yapılar ve teknolojik yönelim” üzerine yaptığı uyarılar aslında “Yapay Zekâ Kimin Hizmetinde?” sorusu ve soruya verilecek yanıtlarla da özetlenebilir…
Acemoğlu, yapay zekânın iki yönlü bıçak sırtından beter bir yol ayrımının eşiğinde olduğuna dikkat çekiyor…
Örneğin teknoloji alanında eğer yapay zekâ sadece insan emeğinin yerini almak, bir başka ifadeyle otomasyon amaçlı kullanılırsa, bu durum işsizliği artıracak ve sermaye sahiplerini zenginleştirirken işçiyi fakirleştirecek…
Buna karşın yapay zekâ insanla uyumlu ve insanın yeteneklerini artırmak için kullanılırsa, yeni iş kolları geliştirme yanında ciddi refah yaratabilir…
Daron Acemoğlu’nun yapay zekâ konusundaki uyarıları, “Yapay Zekâ Kimin Hizmetinde?” sorusuna yanıt temelli…
Acemoğlu, teknolojinin yöneliminin kurumsal yapılar, güç dengeleri ve politika tercihleri tarafından belirlendiğini vurgularken tarih boyunca teknolojik ilerlemenin her zaman otomatik olarak refahı yaymadığını, aksine genellikle elitleri daha da zenginleştirdiği tezini örneklerle savunuyor…
Derinleşen gelir adaletsizliği: Eşitsizlik artıyor çünkü yapay zekânın kazanımları sermayeye (veri merkezleri, çip üreticileri vb) akıyor; işçiler düşük ücretli, güvencesiz işlere mahkum ediliyor veya işsiz kalıyor.
Acemoğlu’nun uyarıları ekonomideki olası gelişmelerle de sınırlı değil…
Ona göre “işleri yok eden ve eşitsizliği arttıran gidiş kontrol edilemezse, demokrasinin hayatta kalması mümkün olmayacak…”
Bu tezi savunurken önceki otomasyon dalgalarının (bilgisayarlar, robotlar) zaten eşitsizliği yeterince arttırdığını, yapay zekâ etkisinin daha hızlı ve yıkıcı sonuçlara yol açabileceğinin altını çiziyor.
Asıl korkusu ise yapay zekânın üretkenliği çok az arttırmasına karşın iş kayıplarını hızlandırması ve işsizler ordusunun tüm dünya dengelerini alt üst etme olasılığı…
İnsana uyumlu ve insanın yükünü paylaşan yapay zekâ modeli, insanın yeteneklerini artıran araçlar olarak örneğin doktorlara teşhis desteği, mekaniklere hassas araçlar, öğretmenlere kişiselleştirilmiş eğitim yardımcılığı işlevini yerine getirirse bu yeni iş kolları yaratır, üretkenliği gerçek anlamda yükseltir ve refah yaratır…
Böylece paylaşılan refahla birlikte, işçilerin üretkenliğini artırır, yeni fırsatlar doğurur.
Ancak mevcut teknoloji şirketlerinin iş modelleri ve hedefleri bu beklentileri karşılamaktan hayli uzak…
Bu nedenle hızlı otomasyona gem vurulmadığı takdirde birçok işçinin işini kaybedeceği ve bunun küresel işsizliğe yol açacağını savunurken, hızlı dönüşüm yerine yavaş adaptasyonun geçiş sürecini daha az sancılı hale getireceği görüşünde…
Yine de son tahlilde yapay zekâ dalgası eşitsizliği azaltmayacak, aksine derinleştirecek. Sermaye-emek ayrımı büyüyecek ve daha da beteri bugün yoğun emek alanındaki sektörlerde boğaz tokluğuna çalışan düşük becerili işçiler süreçten en çok etkilenen kesim olacak…
Acemoğlu’ nun asıl uyarısı ise yapay zekânın öne çıkacağı yeni dönemin daha da hızlandıracağı işsizlik ve eşitsizlik sonucu zaten tehdit altında olan demokrasinin daha da erime, yok olma ihtimali…
Demokrasinin refah olmadan sürdürülemeyeceği, gelir adaletsizliğinin mutlaka önüne geçilmesi uyarıları gelecek bir yana bugünün de en önemli meseleleri olarak karşımızda durmuyor mu?
Acemoğlu demokrasiyi kurtarma adına servet vergisi, otomasyon vergisi, işçilerin eğitimi ve yeniden beceri kazandırılması gibi acil önlemler öneriyor…
Örneğin Kaliforniya eyaletinde sıcak tartışma konusu olarak gündemi işgal eden dolar milyarderlerinden yüzde 5 servet vergisi alınarak refahtan az pay alan alt kesimlere dağıtmak…
Acemoğlu gidişi umut verici bulmasa da halen yapılabilecek şeyler olduğu görüşünde.. Ona göre ‘Teknolojiyi nasıl yönlendireceğimiz bizim seçimimiz ve tercihimiz.’
Evet, şu anki gidişat karanlık bir tabloyu yansıtıyor, ama Acemoğlu’ nun önerdiği doğrultuda doğru politikalar ortaya koyabilirsek yapay zekânın bizi kontrol etmesi tehdidine karşı insanlık kontrolüne alabilirse refahı yaygınlaştırabiliriz…
Teknolojiyi demokratikleştirmek zorundayız, Aksi bizi Orwell’ in 1984’üne savurur… (Mersin Times)