ABDULLAH AYAN

ABDULLAH AYAN

09 Şubat 2026 Pazartesi

Doğu Akdeniz’de Kartlar Yeniden Dağıtılırken: Suriye’ de Bir “Amerikan Baharı” mı?

Doğu Akdeniz’de Kartlar Yeniden Dağıtılırken: Suriye’ de Bir “Amerikan Baharı” mı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABDULLAH AYAN

Savaşın belirsizliklerle dolu bulutları henüz tam anlamıyla dağılmamışken, Suriye’de, geçtiğimiz günlerde dünya enerji piyasalarını sarsan, siyasi başkentleri şaşırtan bir gelişme yaşandı…

 4 Şubat 2026’da Şam’daki Halk Sarayı’nda atılan imzalar, sadece petrol ve gaz arama çalışmaları için bir başlangıç değil; aynı zamanda bir devrin kapanıp yenisinin açıldığının ilanıydı.

Suriye Petrol Şirketi (SPC), yanına ABD’li enerji devi Chevron ve Katarlı UCC Holding’i alarak Akdeniz’in derinliklerine inme kararı aldı. Üstelik bu imza töreninde, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “mihmandarlık” yapması, jeopolitik bir satranç hamlesinden çok daha fazlasını anlatıyor.

2013 yılında Esad yönetimi benzer bir imza için Rus Soyuzneftegaz ile masaya oturmuş ancak iç savaş o anlaşmayı imkânsız kılmıştı. Bugün ise Ahmed al-Sharaa liderliğindeki yeni yapı, yönünü açıkça güç bakımından ABD’ ye ve finansal destek bakımından Körfez’e çeviriyor.

ABD’nin Chevron üzerinden bölgeye girişi tesadüf değil. Chevron, zaten İsrail açıklarındaki devasa Leviathan sahasının da işletme operatörü.

Bir başka ifadeyle İsrail’ den Suriye’ ye ve bir adım ötesinde Türkiye sahillerine kadar Doğu Akdeniz’ in potansiyelini vakıf olması bir yana zaten ekipmanlarıyla bölgeyi değerlendirmeye hazır ve nazır konumda…

Chevron’ un şimdi Suriye karasularına Katar sermayesini yanına alarak girmesi, Doğu Akdeniz’deki enerji koridorunun artık tek bir elden, bir Amerikan-Körfez koordinasyonundan yönetileceğinin sinyali.

Bir başka ifadeyle ve bugünkü hesaplamalarla 1 trilyon dolarlık rezervlerin yeni güç dengeleri de göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi söz konusu olacak…

Peki, bu arayışın sonunda ne var?

Veriler tek bir yeri işaret ediyor: Levant Havzası.

Uzmanlar bu havzada keşfedilmeyi ve bir adım sonrasında çıkarılmayı bekleyen 150-200 TCF (trilyon kübik feet) doğal gaz rezervi olduğunu tahmin ediyor.

Rakamlar karmaşık gelebilir, şöyle basitleştireyim:

Küresel anlamda bugün kanıtlanmış rezervler (2024-2025 verilerine göre) 200-210 tcm civarında ve Rusya 38 tcm, İran 34 tcm, Katar 24 tcm dünyanın an itibariyle en büyük tedarikçileri de aynı zamanda…

Levant bölgesinde varlığı bilinen yanında keşfedilmeyi bekleyen rezervlerle aynı potansiyele sahip bir olası zenginlikten söz ediyoruz ki bu, bugünkü fiyatlarla yaklaşık 1 trilyon dolarlık bir servet demek.

Eğer bu rezervin sadece %10’u bile gün yüzüne çıkarılabilirse, bölge ekonomisine 100 milyar dolarlık bir cansuyu akıtılacak…

Daha da önemlisi, bu potansiyel Avrupa için bir “kurtuluş reçetesi” olabilir. Katar’ ın mevcut üretimine eklemlenerek çıkarılacak Levant Havzası’ndaki gazın Kıbrıs veya bir uzlaşma sağlanırsa Türkiye üzerinden Avrupa’ ya ulaştırılması Rusya ve İran orjinli doğal gaza Avrupa’nın mevcut bağımlılığını da sona erdirilmesini sağlayabilir…

Refah mı, Yeni Bir Bağımlılık mı?

ABD’li temsilci Barrack, Suriye halkının “kırılmaz ruhu”ndan ve refah dolu gelecek” ten bahsediyor. Kulağa hoş gelen bu diplomatik söylemlerin sahada bir karşılığı var mı ve bu ne kadar gerçekçi sorusunun yanıtı ise o kadar basit değil.

Bir arama kuyusu açmanın maliyeti 150 milyon dolar civarında ve denizin derinliklerinden ne çıkacağı hiçbir zaman yüzde 100 garanti değil.

Bölge için hesaplanan yatırım tutarı ise ilk etapta 20 milyar dolar ve istikrar bir yana henüz güvene kavuşmamış bölgeye sonu kesin olmayan bir macera için kimse gelip böyle riskli işe kalkışır mı?

Kaldı ki, Suriye’nin karasal petrol sahaları bile yıllardır bakımsızlıktan can çekişirken, bu devasa offshore yatırımının teknolojik ve finansal yükünü sırtlanacak sermaye ve ekipman Levant bölgesinin sahillerine hangi güvencelerle gelecek?

Asıl soru şu: Bu devasa servet, savaşın yorgun düşürdüğü Suriye halkının sofrasına ekmek mi olacak, yoksa her zaman olduğu gibi yeni bir bölgesel güç mücadelesinin mezesi mi olacak?

Suriye deniz sahasında Chevron logolu platformların görülmeye başlaması, bölgede “Rus etkisi”nin zayıfladığının ve “Körfez destekli Amerikan etkisinin” perçinlendiğinin en somut kanıtı…

Eğer şeffaflık sağlanır ve jeopolitik gerilimler bu projeyi boğmazsa, Doğu Akdeniz sadece bir enerji havzası değil, Suriye için ekonomik kaküllerinden yeniden doğuşa da yol açabilir.

Ancak tarih bize şunu öğretti: Ortadoğu’da enerji, bazen refah çoğu zaman da kan ve gözyaşına yol açan lanet demek…

Umalım ki bu kez, Akdeniz’in mavi suları doğal kaynakların zenginliğini yaratsın ve başta acılar içinde geleceği anlamına gelen bir kuşağı kaybetmiş Suriye halklarına refah ve huzur getirsin… (Mersin Times)

Devamını Oku

“Anlaşmaların Anası”: AB ve Hindistan’ ın Nikâh Çanları Kimin İçin Çalıyor…

“Anlaşmaların Anası”: AB ve Hindistan’ ın Nikâh Çanları Kimin İçin Çalıyor…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABDULLAH AYAN

AB ve Hindistan bakımından tarihi olarak nitelendirilecek Serbest Ticaret Anlaşması (FTA), 27 Ocak 2026’da Yeni Delhi’de AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile Hindistan Başbakanı Narendra Modi tarafından imzalanırken itiraf etmek gerekir ki, iki taraf ta 20 yıla yaklaşan nişanlılık döneminin nikâhla sonuçlanacağını son günlere kadar beklemiyordu…

2007’de başlayan 2013’te askıya alınıp 2022’de yeniden başlatılan müzakereler dünya dengelerinin hızla değiştiği, Çin’ e karşı yeni üretim üssü arayışına giren AB ve ABD bloklarının artan küresel gerilimlerin de etkisiyle süreci hızlandırdığı atmosferde beklenenden çok hızlı biçimde tamamlandı.

“Mother of all deals” (tüm anlaşmaların anası) olarak nitelendirilen anlaşma, 2 milyar nüfusu ve küresel ticaretin önemli bir kısmını kapsayan dev bir pazar yaratacak olması nedeniyle tüm dünya dengelerini etkilemesi kaçınılmaz anlaşma, sadece malları değil, hizmetler, yatırımlar ve diğer konuları da içermesi bakımından oldukça kapsamlı ve önemli…

Mal değişiminde uygulanacak yeni Gümrük Vergilerine göre: Hindistan, değer bazında AB’den gelen malların %96,6’sında gümrük vergilerini kaldıracak veya önemli ölçüde azaltacak..

Buna karşın AB, Hindistan menşeli malların %90’ından fazlasında vergileri sıfırlayacak veya düşürecek.

Özellikle emek-yoğun sektörler (tekstil, deri, ayakkabı, mücevher, çay/kahve/baharat, oyuncak, spor malzemeleri, bazı deniz ürünleri) Hindistan AB’ ye ihracatta derhal sıfır gümrük avantajı elde edecek…

Hassas sektörlerde ise kademeli indirimin gerçekleşmesi öngörülüyor…

Buna göre otomobillerde Hindistan’ın AB araçlarına uyguladığı %110’a varan vergiler aşamalı biçimde %10’a düşecek..

Hindistan otomotivde yıllık kotalarla örneğin ilk dönem 100-250 bin araç ve yedek parça ithalatında vergiler 5-10 yılda sıfırlanacak. Kimya, makine, ilaç, çelik gibi sektörlerde de önemli indirimler var.

Finansal hizmetler, denizcilik taşımacılığı gibi kilit hizmetler gibi alanlarda Hindistan AB’ye ayrıcalıklı erişim sağlayacak…

Buna karşın Dijital ticaret, KOBİ’ler, profesyonellerin hareketliliği, tedarik zinciri dayanıklılığı, sürdürülebilirlik bakımından AB iklim değişikliği desteği adı altında 500 milyon Euro büyüklükte fon desteği sağlayacak…

Müzakereler tamamlansa da belirlenen yol haritasına göre anlaşma kapsamındaki oldukça hacimli metinlerin taraf tüm ülkelerce hukuki incelemesi ve çeviri süreci başlayacak…

Anlaşma tarafları ve dünyayı nasıl etkileyecek?

Dünyanın en hızlı ve geleceğin Çin ile birlikte en büyük iki büyük ekonomisinden biri olan Hindistan pazarına AB’ nin erişim artacak; otomobil, makine, kimya, ilaç gibi sektörlerde 2032’ye kadar iki katına çıkacak ihracatla tam bir patlama yaşanacak…

Böylece Pazar sıkıntısı çeken AB ülkelerinin Çin’ e bağımlılığı azalacak, küresel Pazar çeşitlenecek…

Hindistan açısından çok daha büyük fırsatlar doğacak;

Tekstil, deri başta emek-yoğun ihracat ürünlerinin AB pazarında sıfır gümrük sayesinde rekabet gücü artacak; istihdam ve büyüme teşviki sağlanmış olacak…

Küresel Etki: Jeopolitik olarak AB’nin “stratejik özerklik” hamlesi; Trump dönemi ABD korumacılığına karşı kaçınılmaz olarak yeni bir eksen yaratacak. İki taraf arasında bugün 180 milyar dolara ulaşan ticaret hacmi anlaşmayla çok daha fazla büyüyecek.

Peki, AB-Hindistan arasındaki bu tarihi anlaşma Türkiye’yi nasıl etkileyecek?

Türkiye- AB ile Gümrük Birliği ortaklığı nedeniyle anlaşmanın doğrudan tarafı olmasa da sonuçlarını derinden hissedecek.

Hindistan’ın AB pazarlarına sıfır veya düşük gümrükle girecek ürünleri (tekstil, hazır giyim, deri, ayakkabı, mücevher, bazı kimya ürünleri) Türkiye’nin aynı sektörlerdeki ihracatını özellikle emek yoğun alanındaki üretimini zora sokacak.

Türkiye’de işçilik, enerji ve hammadde maliyetleri zaten Hindistan’dan yüksek; sıfır gümrükle AB’ ye girecek Hindistan mallarında fiyat rekabeti, olumsuz anlamda Türkiye’ yi derinden etkileyecek…

Daha da önemlisi Hindistan malları AB’den Türkiye’ye Gümrük Birliği sayesinde sıfır gümrükle girerken, Türk malları Hindistan’a bugün olduğu gibi yüksek vergilerle girmeye devam edecek…

Bu durum tekstil, petrokimya başta olmak üzere pek çok üründe Türkiye’ye ithalat artışı ve yerli üreticilerin rekabet karşısında havlu atmasına yol açabilir…

Türkiye’nin AB’ye tekstil/hazır giyim ihracatında bugün Kuzey Afrika (Mısır, Tunus vb) zaten ciddi pazar kaybı var bu tablo Hindistan’ ın gümrüksüz  mallarla AB pazarında at oynatmaya başlamasıyla çok daha derinleşecek..

Türkiye’ deki bürokrasi ve Bakan düzeyinde siyasetçiler AB-Hindistan anlaşmasının ülkeyi fazla etkilemeyeceği iddiasını sıkça dile getirip yüreklere su serpmeye çalışsa da iş dünyası ve tarafsız uzmanlar tam tersi kanaatte….

Son yıllarda içeriden dışarıdan ağır darbeler alan emek yoğun sektörlerde acımasız rekabete Hindistan üzerinden gelecek ağır darbeye karşı başta emek-yoğun ve kimya sektörleri aşılması hayli zor engellerle baş etmek zorunda kalacak…

Gümrük Birliği’nin asimetrik yapısı nedeniyle Türkiye “fedakârlık” yapıyor ama yıllardır bu ‘karşılıksız kalan aşka dönüşen ilişkide karşılık bulamıyor.

Hükümetin “endişe edilecek bir kayıp yok” demesine rağmen, reel sektörde (tekstil, kimya) uyarılar yüksek, korkular büyük…

Anlaşma henüz tam yürürlükte değil (2026-2027 arası), etkiler zamanla netleşecek. Türkiye için çözüm anlamında fazla da alternatif yok…

Türkiye ya AB ile oturup Gümrük Birliği’ni güncelleme müzakerelerini hızlandıracak ya da Hindistan’la ikili anlaşma yolları arayacak…

İkisini de yapmazsa ne mi olur?

Sorunun yanıtı son bir yılda yüzbinleri aşan istihdam ve 5 bin şirketin kepenk kapattığı tekstil/hazır giyim sektörünün henüz Hindistan tsunami dalgası üstümüze gelmemişken girdiği krizle ortaya çıkmış durumda…

Durdurulamayan kanamanın Hindistan rekabetiyle kangrene dönüşmesi krizden krize sürüklenen ekonomiyi daha da derin buhranlara sürükler ki, ‘bize bir şey olmaz’ anlayışının bedeli çok daha ağır olur… (Mersin Times)

Devamını Oku

18 yıldır yanıt arayan soru; Mersin limanı değneksiz köy mü?

18 yıldır yanıt arayan soru; Mersin limanı değneksiz köy mü?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABDULLAH AYAN

‘Sahipsiz Mersin, Güçlü M.İ.P. lobisine karşı…’

Mersin’ de liman işleticisi şirketin doğrudan veya dolaylı zamlar yapması karşısında canı yanan iş insanlarının şikâyetleri ve o şikâyetlere bigâne kalamayan bazı kurumların tepkilerini ortaya koyması artık her yıl tekrarlanan milli spor haline geldi…

Gelin görün ki liman işleticisi –ki yüzde 90’ ı yabancı şirketlerin kontrolünde- Doğu Akdeniz’ in en pahalı hizmetini vermekten geri durmuyor ve gösterilen tepkileri ‘vız gelir, tırıs gider’ babından umursamıyor…

Öyle olmasa imzaladığı sözleşmede yer alan ‘fahiş fiyat artışı yapamazsın’ hükmüne karşın geçmiş bir yana yalnızca 2024 yılında üstelik dolar bazında yüzde 65’e varan zam yapabilir miydi?

Dolar üzerinden akla ziyan bu zamlar yetmezmiş gibi, neredeyse tüm konteyner taşıyıcısı şirketlerin ‘erken yanaşma ayrıcalığı’ adı altında normal tarifeye ilaveten konteyner başına 30-40 dolar ilave ücret ödemek zorunda bırakılmasına ne demeli?

Limandan hizmet alan iş insanlarına fazlasıyla yansıtılan ‘garip’ örtülü zam kurbanlık koyun misali sessizce izlenmedi mi yıllardır?

Limanı devraldığı 2007 yılından beri sürekli fiyat arttıran şirkete karşı 18 yıldır sayısını benim bile unuttuğum o kadar makale kaleme alıp, mağdurlardan yetkililere varıncaya kadar herkesin ve her kesimin üzerine düşen sorumlulukları hatırlatmaya, atılması gereken adımlarla ilgili çözüm önerilerini dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım…

Bugünlerde bir kez daha bıçak kemiğe dayanmış olmalı ki, üyelerinden gelen tepkilere karşı MÜSİAD, Ticaret Borsası ve MTSO yönetimleri fiyat tarifeleriyle ilgili tepkileri bir kez daha dillendirmeye çalışıyorlar…

Ne mi yapıyorlar?

Liman işleticisi ile bir araya gelmeye çabalıyor, gerçekleşen buluşmalarda ‘bu son olsun’ babından sözler almaya çalışıyorlar…

Bunca yılın tecrübesiyle son söylenecekleri baştan ifade edeyim; liman işleticisi MİP’ e diyalogla, ricalarla geri adım attıramazsınız…

Yerden göğe haklı olduğunuz bu kavgada MİP’ e ancak hukuk üzerinden ve yargı eliyle dur diyebilirsiniz…

15 yıl önce Ağustos 2010’ da kaleme aldığım ‘Mersin Limanı Değneksiz Köy mü?’ başlıklı makalede resmi belgelere dayalı ortaya koyduğum tablo ve çözüm önerileri bugün de geçerli…

15 yıldır şikâyet eden, ancak haklı olduğu davayı yargıya taşımak yerine ricalarla çözüm bulmaya çalışanların arpa boyu yol alamaması, yöntem değiştirmedikleri sürece bundan sonra da bir yere varamayacaklarını göstermeye yeter…

O makaleden bir özeti yeniden yayınlayarak, bakış açısının ve yöntemin neden değiştirilmesi gerektiğinin anlaşılmasına yardımcı olacağıma inanıyorum…

**

Mersin Limanı Değneksiz Köy mü?*

(…)

Bugün zamlar nedeniyle ağlayan kurumlar, hizmet alanlar adına yapmaları gereken kamusal denetimi tam olarak yerine getirememişler. Getirmek bir yana son tabloyla ortaya çıktı ki bu konuda Mersin olarak limandaki tekelleşme tehlikesine karşı örgütlü hazırlığımız yok.

Örneğin TCDD ile MİP arasında imzalanan ve limanın devredilmesinden işletilmesine, tarifelerde yapılacak artırımın nasıl yapılacağına, hatta gerekirse geri alınmasına kadar her türlü işlemin nasıl yapılacağı sözleşme ile hüküm altına alınmış. Gelin görün ki Deniz Ticaret Odasından, İhracatçı Birliklerine, MTSO’ dan MESİAD’ a tüm kurumlar, bıçak üyelerinin kemiğine dayanınca isyan ediyorlar ama Mersin’ de hiçbir kurumun elinde her gelişmede hakemliğine başvurulması gereken bu mukavelenin örneği yok.

Oysa Devlet sırrı değil bu ve gizlenmesi bir yana, hizmetlerden dolaylı ve doğrudan etkilenen herkesin en ince detayına kadar bilgilenmesi en doğal hakkı.

Liman idaresinden devlet adına halen en önemli yetkilere sahip, ortaya çıkacak her türlü aksaklığı çözmekle birinci dereceden sorumlu Mersin Valiliğinin sözleşmeden habersiz olması ve sözleşmedeki yaptırımlar konusunda duyarsız kalması mümkün mü?

Sorunun tartışılmayacak netlikte cevabı var elbette. Üstelik son günlerde seslendirilen şikâyetler sadece doğrudan hizmet alanları değil, istisnasız Mersin’ de yaşayan herkesi bir biçimde etkiliyor. “Mersin eşittir Liman” yüzyıldır deneyimlerle gerçekliği ispatlanmış bir formül. Gerçekten de Liman iyi çalışırsa tüm kesimler daha fazla iş yapıyor, daha çok kazanıyor, bu kentin refah düzeyi yükseliyor. Tersi durum ise bunalıma sokuyor Mersin’i…

Bu gerçeklerin ışığında ve yeni işletmecisine devrinin 3 yılında Mersin limanının son durumunu, yapılan son zamların yasal ve reel gerekçeleri olup olmadığını tartışmaya açmakta yarar var:

T.C.D.D ile MİP arasında imzalanan sözleşmeyle; tarife değişiklikleri, yapılacak zamlar, işleticinin vereceği hizmetler, iç ve dış denetimler gibi pek çok husus hükümlere bağlanmış durumda. Kısaca kimsenin kafasına estiği biçimde hareket etme olasılığı yok.

Örneğin sözleşmeye göre, 30.12.2006 tarihinde TCDD tarafından uygulanan her türlü hizmet tarifesi 3 yıl boyunca yeni işletici eliyle aynen uygulanacak. Ancak devir tarihinde –ki bu tarih 11.5.2007 dir- TCDD’ nin vermediği hizmetlerin işletici tarafından yapılmaya başlanması ve bu hizmetlerle ilgili tarifenin TCDD tarafından onaylanması kaydıyla işletici bu yeni tarifeyi uygulayabilir.

Yine sözleşme gereği MİP, fiyatlara dokunamayacağı 3 yılın ardından eğer tarifelerde bir fiyat artışı yapacaksa bu artışlarla ilgili haklı ve kabul edilir gerekçeleri ortaya koyarak, yeni tarifeyi TCDD’ ye sunmak ve Ulaştırma Bakanlığı onayından geçirmek zorunda.

Kısaca MİP mevcut tarifeye 3 yıl içinde zam yapamayacak, tarifede yer almayan bir hizmet vermeye başlamışsa da, onunla ilgili maliyet hesaplarını ortaya koyup üzerine makul bir kâr ekleyerek TCDD’ nin yetkili biriminden onaylatacak.

Şimdi gelin tümüyle tanımlanmış, karşılıklı olarak imzalanmış, uyulmaması halinde mukavele feshine kadar gidebilecek hükümlerin geçen zaman içinde nasıl uygulandığına. Daha doğrusu taraflardan birinin neyi nasıl yaptığına:

MİP limanı devralır almaz, TCDD liman işletmesinin, 2004’ ten beri Mersin limanında ücretsiz olarak uyguladığı ISPS olarak adlandırılan Uluslararası güvenlik uygulamasını ücretli hale getiriyor. Dolu konteynerden 9, boş olandan 3 dolar tahsil etmeye başlıyor. Ne olup bittiğinden habersiz İhracat ve ithalatçı -kısaca müşteri diyelim- boynu kıldan ince biçimde istenen parayı ödemeye başlıyor.

Yetmiyor, limanı devralan şirket o güne kadar ücretsiz olan konteynerlerin kilit çözme ücreti olarak tanımlanan bir hizmetten de konteyner başına 4 dolar tahsil etmeye başlıyor. Durum sözleşmeye aykırı ama yazılı, sözlü uyarılar burada da işe yaramıyor.

Gelelim en önemli ve mükellefin canını en çok acıtan uygulamaya: Konteyner doldurma boşaltma ücreti limanın devredildiği gün TCDD Liman işletmesince 85 dolar olarak tahsil ediliyordu. –Bu ücrete temel teşkil eden maliyet ise 20 lik konteyner için 30, 40 feetlik konteyner için 40 doları geçmiyordu- MİP limanı devralmasının ardından 3 yıl boyunca fiyat arttırmama kuralına rağmen 11.5.2007 tarihinde bu hizmetten 143 dolar almaya başladı.

Oysa sözleşme hükümleri sarih: Yapılacak zamların mutlaka haklı, anlaşılır ve kabul edilir gerekçeye dayandırılması şart. Yani zam yapacaksanız, 3 yıl içinde hangi girdinizin dolar bazında –dolar bazında çünkü bütün tahakkuklar dolar üzerinden TL kuruna çevrilerek hesaplanıyor- ne kadar arttığını ortaya koymak zorundasınız. Hiçbir girdide yapılan zammı haklı gösterecek oranda fiyat artışı olmamasına rağmen yeni oranları hayata geçirmeye kalkışmak elbette cesaret işi ama daha da önemlisi bu zamlı tarifenin TCDD tarafından onaylanıp onaylanmadığı sorusuna yanıt bulmak gerekiyor. Kaldı ki, bu soruya cevap araması gereken kurumlar var –en azından olmalı- Mersin’ de.

MTSO- İhracatçı Birlikleri- Deniz Ticaret Odası gibi limandan hizmet alan üyelerin haklarını savunmakla yükümlü olan kurumlar başta olmak üzere hepimiz, son zamlarla ortaya çıkan oldubittilerin bir daha yaşanmaması için üzerimize düşeni yapmak zorundayız.

Aksi takdirde Mersin limanını, dilimizden düşürmediğimiz, uluslararası rekabete açık, doğu Akdeniz’ in en önemli terminal limanı yapma hedefimiz Kaf dağının ardındaki seraba döner.

Yıkım anlamına gelecek böylesi bir hayal kırıklığına dayanma gücümüz yok. Ortaya çıkan son durum ışığında Mersin dinamiklerinin “limanı izleme komitesi” oluşturup, sözleşmeye aykırı her durumla ilgili tüm yasal yolları arama ve gereğini yapma gibi bir tarihi sorumluluğu var. Çok geç kalmadan, bir an önce ve yapılanları şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşarak…” (Mersin Times)

*A. Ayan (Ağustos 2010 tarihli makale)

Devamını Oku

AB-Güney Amerika Ortak Pazarı (MERCOSUR) anlaşması ve Türkiye’ ye olası etkileri…

AB-Güney Amerika Ortak Pazarı (MERCOSUR) anlaşması ve Türkiye’ ye olası etkileri…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABDULLAH AYAN

vrupa Birliği (AB) ile Güney Amerika Ortak Pazarı (Mercado Común del Sur – MERCOSUR)25 yıldır müzakere edilen serbest ticaret anlaşması (STA) MERCOSUR dönem başkanlığını yürüten Paraguay’da 17 Ocak 2026 günü düzenlenen törenle imzalandı.

Anlaşma; AB ile MERCOSUR üyesi Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay’ı kapsayan ve 700 milyondan fazla nüfusun yaşadığı bölgeleri birbirine bağlayan, dünyanın en büyük serbest ticaret alanlarından birini oluşturmayı hedefliyor. Bolivya da MERCOSUR grubuna dahil olsa da başlangıçta anlaşmanın bir parçası olmayacak.

Anlaşma Fransa ve Polonya gibi bazı ülkelerin itirazlarına rağmen AB üyesi 27 ülkenin 21’inin nitelikli oy çokluğuyla geçen hafta kabul edilmişti.

Bu yeni serbest ticaret bölgesi, ABD Başkanı Trump’ ın korumacı gümrük politikasına karşı bir işaret niteliği de taşıyor.

Masada olmadığı halde Türkiye’nin de bu anlaşmanın sonuçlarından etkilenip etkilenmeyeceği tartışma konusu. Uzmanlara göre Türkiye, AB ile Gümrük Birliği ilişkisi nedeniyle anlaşmanın doğrudan tarafı olmasa da özellikle tarım ve sanayi ürünlerinde rekabet dengelerini değiştirebilecek bir tabloyla karşı karşıya kalabilir.

Masada olmasa da denklemde yer alan Türkiye, süreçten neden etkileniyor?

Anlaşma kapsamında AB ile MERCOSUR arasında ticareti yapılan malların yaklaşık yüzde 91’inde gümrük vergilerinin kaldırılması planlanıyor. AB Komisyonu’nun hesaplamalarına göre, AB’nin MERCOSUR ülkelerine yıllık ihracatı bu sayede yüzde 39 oranında, yani yaklaşık 49 milyar euro büyüme kaydedebilir. 2024 itibarıyla iki taraf arasındaki ticaret hacmi 111 milyar euroyu bulmuş durumda.

Türkiye açısından tartışmanın merkezinde ise Gümrük Birliği yer alıyor.

AB’nin serbest ticaret ağının Türkiye ile uyumsuz biçimde genişlediği görüşü hâkim.

AB ve Türkiye’nin STA’ları arasında bir dengesizlik bulunuyor. AB’nin STA’ları 80’e yakınken Türkiye’nin 24 STA’sı yürürlükte bulunuyor…

Bu dengesizlik Türkiye açısından dezavantaj yaratırken, MERCOSUR anlaşması bu sorunu daha görünür hale getiriyor.

Anlaşma, dünyanın en büyük serbest ticaret alanını oluştururken, Türkiye gümrük birliği partneri olarak bundan doğrudan etkilenecek.

AB ülkelerinin MERCOSUR ülkeleri pazarına engelsiz erişimi söz konusu iken, Türkiye bu haklardan yararlanamayacak. Bu durum “hem AB üzerinden dolaylı ticaret baskısı” hem de “AB pazarında özellikle tarım açısından artan rekabet” anlamına gelecek…

Dünyanın en büyük serbest ticaret alanı nasıl şekilleniyor?

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında; AB ülkeleri MERCOSUR ülkelerine daha çok otomobil ve kimyasal ürünler ihraç ederken, Güney Amerika’dan ağırlıklı olarak tarım ürünleri ve ham madde ithal ediliyor. Anlaşmanın Avrupa’nın ilaç, makine sanayi ve otomobil endüstrisi için büyük avantajlar sağlayacağı öngörülüyor. Otomobil sektöründe MERCOSUR ülkelerine uygulanan yüzde 35’e varan gümrük vergilerinin kaldırılması bu avantajlardan biri olarak görülüyor. Buna karşılık; sığır ve tavuk eti ve sebze meyve gibi tarım ürünlerinde AB iç pazarını korumak amacıyla kota ve ek güvence mekanizmaları da anlaşmaya dâhil edildi.

Türkiye açısından asıl sorunlu ve kırılgan alan tarım: Özellikle tarım ürünlerinde bu baskının ağır biçimde hissedileceği kaygısı söz konusu.

Türkiye tarım ürünleri Gümrük Birliği’ne dâhil değil ancak işlenmiş tarım ürünleri kapsama alanında ve Ortaklık Konseyi’nin 1998 tarihli kararıyla tarımda serbestleşme zaten uzun süredir hedefleniyordu..

Bu karara göre AB ile Türkiye arasında tarım ürünleri ithalatı ve ihracatında miktar kısıtlamaları ile eş etkili tedbirlerin kaldırılması öngörülmüştü. Ancak Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sürecinde tarım ticaretinin serbestleştirilmesi hedef olarak benimsenmesine rağmen, bu süreç fiilen başlatılamadı.

Buna rağmen Türkiye’nin AB’ye önemli bir tarım ihracatı var ve üstelik 2025’ten itibaren kanatlı ihracatı da başlamış bulunuyor.. Oysa Brezilya ve Arjantin gibi tarım ve hayvancılıkta güçlü üreticilerin AB pazarına serbest ticaretle girmesi, Türkiye’nin bu ve benzeri alanlardaki rekabet gücünü kaçınılmaz olarak zayıflatacak…

AB pazarına MERCOSUR ülkelerinden gümrüksüz ya da düşük vergili ürün girişinin Türkiye’ye etkisinin ise kısa vadeden ziyade orta vadede daha da ağır biçimde hissedilecek.

MERCOSUR ülkeleri tahıl ve hayvancılık ürünlerinde önemli bir üretim ve ihracata sahip bu durum doğrudan kısa vadede bir baskı oluşturmasa da orta vadede rekabeti olumsuz anlamda etkileyecek…

Meyve-sebzede ise pestisit oranları nedeniyle başı yeterince dertte olan Türkiye ihracatı Mısır, Tunus, Fas gibi ülkelerle rekabette her gün biraz daha zorlanmakta…

Gelelim AB içinde MERCOSUR anlaşmasından kimlerin kazançlı, kimlerin zararlı çıkacağı sorusuna…

AB içinde anlaşmaya yönelik çekinceler tamamen ortadan kalkmış değil. Fransa başta olmak üzere bazı ülkeler, Güney Amerika’dan gelecek ucuz tarım ürünlerinin kendi çiftçilerini zor durumda bırakacağını tekrarlıyor. Polonya, Macaristan ve İtalya da kendi yerel endüstrileri için benzer endişeleri dile getirmişti. Ancak İtalya’nın Brüksel tarafından tanınan özel imtiyazlarla ikna edilmesi üzerine şerhini çekmesiyle anlaşma, “nitelikli çoğunluk” ile adı geçen ülkelerin itirazlarına rağmen 9 Ocak’ta kabul edildi.

Buna karşılık AB’nin lokomotif ülkesi Almanya ve ülkenin sanayi çevreleri, MERCOSUR anlaşmasını ihracat ve istihdam açısından önemli bir fırsat olarak görüyor. Alman Sanayi ve Ticaret Odası’na (DIHK) göre, 12 bin 500 Alman şirketi bölgeye ihracat yapıyor ve bunların yüzde 72’sini küçük ve orta ölçekli işletmeler oluşturuyor. Alman sanayicileri ayrıca, Avrupa’nın elektrikli otomobiller için ihtiyaç duyduğu lityum ve bakır gibi hammaddeleri de Güney Amerika’dan temin etmeyi hedefliyor.

Türkiye için çıkış yolu ne: Koruma mı, güncelleme mi?

Bu tablo karşısında Türkiye’nin, AB ile yeniden masaya oturup daha kapsamlı ve sürdürülebilir çözüm üretilmesi amacıyla Gümrük Birliği anlaşmalarının güncellenmesi ve lSTA sorunu başta olmak üzere iki taraf için de zorluk yaratan sorunların müzakere yoluyla çözülmesi en akla yakın çözüm gibi duruyor… (Mersin Times)

Devamını Oku

“Alman Malı” yerini “Çin Malı” na bırakırken…

“Alman Malı” yerini “Çin Malı” na bırakırken…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABDULLAH AYAN

Almanya’ da başta medya olmak üzere gözlemcilerin ilgisini çeken bir tesis son günlerde gündemin önemli konularından biri…

Tesiste parmaklarla ölçülecek kadar insan çalışırken geri kalan tüm işleri yüksek performansa sahip sayısız robotlar yapıyor.

Bu yüksek teknoloji fabrikası ilk günden beri meraklı gözlerden uzak tutuluyor…

Dışarıdan fotoğraf çekmek yasak, çalışanların ve ziyaretçilerin akıllı telefonların kameraları bantlanıyor, kısa ses kayıtları için dahi özel izin alınması gerekiyor.

Tesisi kuşatan örgülerdeki tabelalarda Çince, İngilizce ve Almanca dillerinde fotoğraf çekmenin kesinlikle yasak olduğu belirtiliyor.

Çin’de bir tesisin sıkı güvenlik koruması altında olması doğal olsa da, Almanya gibi demokratik bir ülkede neredeyse askeri önlemler alınması ilginç…

Peki, bu gizemli fabrika ne üretiyor?

Tesis, elektrikli otomobil bataryalarında dünya pazarının lideri olan Çinli CATL şirketine ait. Yılda 200 bin elektrikli otomobilin ihtiyacı olan sayıda batarya sağlıyor…

Ürünler, başta Avrupalı otomobil üreticilerine teslim ediliyor. CATL açısından Çin yerine Avrupa’da doğrudan üretim yapmak, ağır ve yanıcı bataryaların taşınma mesafesini kısaltıyor daha da önemlisi gümrük vergileri avantajıyla günümüzün ticari savaşlarının temelini oluşturan tarife duvarları engelini aşarak jeopolitik riskleri de azaltıyor.

Bu aynı zamanda Çin ile Almanya ve Avrupa Birliği arasında başlayan ticari ilişkilerdeki değişimi ve “Made in Germany”den “Made in China 2025” stratejisine dönüşümü yansıtması bakımından çarpıcı bir tabloya işaret ediyor…

“Made in Germany” sembolüyle anılan ‘kalite’ algısı, Çin’ in küresel sahneye çıkmaya hazırlandığı günlerden beri ideal hedefti…

Henüz 1980’li yıllarda, Şanghay’daki Volkswagen ortak girişimi Çinli ortakları etkilemişti. Yirmi yılı aşkın bir süre sonra Almanya’ nın, kaliteyi verimlilik ve üretkenlikle buluşturup o hafızalara kazınan “Sanayi 4.0” hamlesini başlatması Çin üreticilerine ilham kaynağı oldu…

Don gömlek dikmekten ibaret ucuz ürün imajını geride bırakmak isteyen Çin’ in üretim kapasitesiyle Almanya’nın Sanayi 4.0 ile zirveye çıkan mühendislik avantajı bir araya geldi ve İki ülke 2014 yılında iş birliği anlaşmaları imzaladı.

O dönemde Çinli girişimciler, özellikle Siemens’in örnek fabrikalarından büyük ölçüde etkilenmişti. (Ukrayna saldırısı sonrası yaptırımlara maruz kalan Rusya’ ya Siemens elektrik malzemesi vermeyi kesince, yapımı durma noktasına gelen Akkuyu Nükleer Santrali için gerekli aksamı Rosatom’ un Çin’ den sağlayacağı kimin aklına gelirdi?)

5. Yıllık Plan çerçevesinde Çin 2015’te sanayiyi modernleştirmeyi ve kilit sektörlerde küresel liderliğe ulaşmayı hedefleyen strateji planı hayata geçirmeye karar verdi…

Planın adı: “Made in China 2025” idi…

Bugün Çin, birçok alanda bu hedefe ulaştı ya da artık en ciddi küresel rakip konumunda…

Rakamlar da bunu gösteriyor:

2018’de Çinli makine üreticileri AB’ye 20 milyar euro değerinde ürün sattı. 2024’te bu rakam 40 milyar euroya çıktı, 2025 ise en az 50 milyar Euro ile kapanacak…

Almanya hâlâ Çin’e daha fazla makine ihraç ediyor, ancak geçmişte uçurumlar ifade eden fark, yakında tersine dönecek…

Yeşil enerji, elektrikli araçlar ve demiryolu teknolojisi gibi alanlarda ise baskı çok daha büyük…

Çin’in güneş ve rüzgâr enerjisi kapasitesi dünyadaki tüm ülkeleri geride bırakırken, insansız hava araçlarında Çin, yüzde 70’lik pazar payıyla tüm dünyayı domine eden küresel lider konumunda.

Elektrikli otomobillerdeki süreci anlatmaya bile gerek yok…

“Made in China 2025” stratejisi boş bir söylem olarak kalmadı, Çin sanayisini modernleştirmek amacıyla Avrupa’dan ileri teknolojileri satın almakla kalmadı, bir adım ötesinde Çin’ li şirketler tesis almaya teşvik edildi.

Alman şirketleri teknoloji transferinden kısa vadede kazanç sağlasa da uzun vadede nasıl risklerle karşılaşacaklarının hayal bile edilmediği sarhoşluk içindeydi…

Onlara göre Çin bazı sektörlerde Almanya’yı asla geçemeyecekti ve teknolojilerin öğrenilmesi en az 30 yıl alacaktı…

Ancak Çin her alanda olduğu gibi burada da batıyı köşeye ters yatırdı…

Araştırma ve geliştirmeye akıllara durgunluk veren devasa bütçeler ayrıldı…

Örneğin Ar-Ge harcamaları, 2007’de gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 1,37’siyken, 2022’de yüzde 2,56’ya yükseldi. Bu yatırımların büyük bölümü şirket kârları ve devlet destekleriyle finanse edildi. Devlet sübvansiyonları 2014 ile 2024 arasında dört katına çıktı. Günümüzde Ar-Ge’ye Çin’den daha fazla harcama yapan tek ülke ABD ve o da ipin ucunu kaptırmak üzere…

Çin devletçe akıtılan yoğun sübvansiyonlarla “Made in China 2025”in temel hedeflere ulaştı. Şimdi geride oldukları havacılık ve yüksek performanslı yarı iletkenler gibi alanlar mevcut ama stratejik hamlelerle birkaç yıl içinde fark kapanması bekleniyor…

Çinli şirketlerin bir zamanlar Batılı firmalardan yoğun biçimde teknoloji transferi stratejisinden başta Avrupa tüm ülkelerin çıkaracağı çok önemli dersler var:

“Kendi iç pazarını kullanarak yatırımları çekmek, yerel katma değer sunmak ve teknoloji alışverişini teşvik etmek.”

Avrupa Birliği geç te olsa uyandı…

Artık Avrupa’da yatırım yapmak isteyen Çinli şirketler için koşulları ve kuralları belirlemeye çalışıyor…

Bunlar arasında teknoloji transferi, yerel katma değer ve istihdam için net kurallar başı çekiyor.

AB bir zamanlar Çin’ in dayattığı koşulları şimdi Çin yatırımcılarının önüne olmazsa olmaz haliyle koyuyor…

Yatırımlar montajın ötesine geçip gerçek olmalı, AB içinde yeni istihdam yaratmalı ve teknoloji transferini mümkün kılmalı…

İroni de burada karşımıza çıkıyor: AB’ nin masaya sürdüğü koşullar aslında Avrupalı şirketlerin bir zamanlar Çin’e yatırım yaparken önlerine koyulanlarla aynı….

Çin’ in ucuz iş gücünden yararlanıp oraya yatırıma koşanlar şimdi Çin’ li şirketlerin kapısında iş bulma umuduyla bekliyor… (Mersin Times)

Devamını Oku